Günümüzde “etkileşim” ve “takipçi” kavramlarını konuşurken, rotamızı 18. yüzyılın İstanbul’una çevirelim. Karşımızda yeryüzünün belki de ilk global influencer’larından biri duruyor: Lady Mary Wortley Montagu.
Bir İngiliz elçisinin eşi olarak İstanbul’da yaşayan Montagu’yu tarihe kazıyan şey diplomatik resepsiyonlar değil, Avrupa’ya yazdığı o meşhur mektuplardı. Çünkü Montagu, bu mektuplarla Batı’ya bambaşka bir dünyayı anlatıyordu. Çiçeklerin konuştuğu bir dünyayı…
Sessizliğin En Estetik Hali
Montagu’yu en çok hayran bırakan şey, İstanbul halkının tek bir kelime etmeden, kimsenin kalbini kırmadan nasıl bu kadar derin bir iletişim kurabildiğidir. O dönemde sokaklar ve pencereler, adeta sessiz birer alfabe gibiydi:
• Penceredeki Kırmızı Çiçek: Bu evde evlenme çağına gelmiş genç bir kız var, lütfen sokaktan geçerken nezaketinize dikkat edin.
• Kapıdaki Sarı Çiçek: Evimizde hasta var; kapıyı yavaş vurun, sokakta yüksek sesle konuşmayın.
• Beyaz Gül: Bu evde bir yas var, komşunun acısına ortak olun.
Sadece çiçekler de değil; kapının üzerine asılan bir iğne gizli bir mesaj taşır, kapı önüne bırakılan bir çift terlik ev sahibinin dışarıda olduğunu fısıldardı. Ne uzun açıklamalara gerek vardı, ne de saatler süren tartışmalara… Bir renk, bir koku, sessizce yere bırakılan bir mendil; tüm durumu ve duyguları anlatmaya yetiyordu.
Montagu’nun bu iletişim akımı Avrupa’da büyük bir yankı uyandırdı ve kısa sürede “Çiçeklerin Dili” modası tüm kıtaya yayıldı. İnsanlar duygularını kelimelerin çokluğuna boğmadan, doğanın zarafetiyle anlatmayı keşfettiler.
Peki, bu incelikten bugüne ne kaldı?
İşte asıl can alıcı soru burada başlıyor: Sevincini, hüznünü ve hatta kırgınlığını bir çiçekle anlatabilen o kuşakların devamı olarak ellerimizde “akıllı” telefonlarla yaşıyoruz. Kilometrelerce uzunlukta mesajlar yazıyor, sesli notlar gönderiyor, görüntülü aramalar yapıyoruz. Ama bir türlü anlaşamıyoruz. Yanı başımızdakilerle iletişim kuramıyoruz.

Ne sessizce anlaşabiliyoruz, ne de en yüksek sesimizle derdimizi duyurabiliyoruz. Bir zamanlar bir tek dal çiçekle ifade edilen o devasa duygular, bugün yüzlerce emoji ve kelime kalabalığı arasında kaybolup gidiyor.
“Ben”den Çıkıp “Sen” i Merak Etme Zamanı
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı çoktan gelmiştir: İletişim, gerçekten sadece aktarım mıdır?

İletişim; sadece kendi sesimizi duyurmak değil, karşımızdakinin penceresindeki o hayali çiçeği görebilmektir. Kendi dünyamızın gürültüsünden çıkıp, karşımızdakinin sessizliğine kulak vermek, “Bende ne var?” demek yerine “Sende ne var?” sorusuna yer açmaktır.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha hızlı internet veya daha akıllı telefonlar değil; ruhumuzu dinlendirecek ve bize yeniden “Sen”i görmeyi öğretecek bir parça nezakettir.
Sen bugün kimin penceresindeki çiçeği fark ettiniz?
Bir yanıt yazın