Ece, 35 yaşında 120 kişilik bir ekibi yöneten, şirketin en hızlı yükselen yöneticisiydi. Üst yönetim onun projelerini örnek gösterirdii.
Ece yanlışlık olmaması için her şeyi kontrol etmek isterdi, hiçbir şeyi şansa bırakmazdı. Mailleri göndermeden önce okur, sunumları kendisi düzeltir, toplantıda kimin ne diyeceğini önceden planlardı. Herkesin işine parmak izini bırakırdı.

Başta her şey mükemmel gitti; rakamlar yükseldi, projeler zamanında yetişti. Ama fark edilmeyen bir şey vardı: Ekip Ece işi ele aldıkça daha çok geri çekiliyordu.Nasılsa Ece doğrusunu yapardı.
Bir gün Ece’nin sağ kolu Kerem istifa etti. Dilekçesine sadece şunu yazmıştı: “Boğuluyorum.”
Kusursuz işleyen ekip dağılmış, müşteriler azalmaya başlamıştı. Ece’nin bu durumdaki tepkisi ise daha sıkı kontrol edip işleri daha çok üstlenmek oldu.
Bir gün müdürü onu odasına çağırdı:
“Ece, sen artık liderlik yapmıyorsun. Hata olmasın, işler hızlı ilerlesin diye yaptığın her müdahele ekibini pasifleştiriyor. Ekip zarar görüyor.
O gece ofiste tek başına kalan Ece, ekrandaki yüzlerce maile ve nota baktı. Acı gerçeği fark etti: Ortada bir ekip yoktu, farkına varmadan işler iyi olsun diye onların alanına girmişti.
Ertesi sabah toplantıda farklı bir şey yaptı: Sessiz kaldı ve dinledi. Önce derin bir sessizlik vardı, ardından birileri giriş yaptı ve fikirler havada uçuşmaya başladı. Ece birkaç kez müdahale etmek istese de kendini durdurabildi. Ekibi zamanla kendi ritmini yeniden bulmaya başladı.
Ece mesai sonraı camdan akan trafiğini izlerken zihninde o cümle mühürlendi:
“Hayat senden herşeyi düzeltip üstlenmeni değil, dengeyi korumanı istiyor.”
Bir yanıt yazın